Postacının Ayak Sesi YÜKSEL PAZARKAYA
Kulağım kirişte. Postacının ayak sesini merakla sabırsız bekliyorum. Bir ömür
boyu böyle. Ne sevgiler, ne özlemler taşır postacı omzuna astığı çantasının
içinde. Yakın yıllara dek birbirine uzak dostları, arkadaşları, sevgilileri, iş ilişkilerini bağlayan tek ortam mektup.
Abone olduğumuz dergiyi, gazeteyi getirecek ayak sesini heyecanla beklerken, aynı zamanda gönenç içindeyiz. Bizim kapıya uğramadan geçen ayak
sesi ise, bir hayal kırıklığı.
Behçet Necatigil’in “Kapalı Çarşı” kitabındaki (ilk kitabıdır) “Müjdeciler” adlı
şiir. Mektup beklemenin, mektup almanın müjdeli bir yaşantı olduğunu vurguluyor. Bu şiirde müjdeyi canlı varlıklar verir. Göz ve kulak postacının yolundadır. Kuş, börtü böcek onun müjdecisidir. Şiir Ben’i uzakta bıraktığı eşinden, sevdiğinden haber beklemekte, gelecek mektubun, orada yazılı sıcak
satırların beklentisiyle avunmakta, yalnızlık usuna düşmemektedir. Börtü
böcek dostlarıdır, onu yalnız bırakmazlar.
MÜJDECİLER
Saksağan akıllı hayvan,
Gaipten haber vermişti
Nuh’un gemisinde bir zaman.
Öter bahçedeki dalda:
Gözün aydın, gözün aydın!
Mektubum olduğunu yolda
Ondan öğrenirim.
Postacı geldi gelecek,
Sen de mi istersin müjdeni,
Yavru örümcek?
Örümcek uğur demişler,
Bu söz atalardan kalma,
Ona da malûm oldu haber,
Koşup geldi odama.
Güzel saksağan, hamarat örümcek,
Sağ olun elçilerim.
Mektup, yüzyıllar boyunca en önemli iletişim ortamını oluşturdu. Giderek,
telefon ve telgraf bulununcaya dek tek iletişim olanağıydı. Mektup, birey olmanın ortamıdır. Özellikle 17., 18. yüzyılda aydınlanma süreciyle kulluktan
bireyliğe geçiş sürecinde mektup önem kazandı ve yaygınlaştı. Bir mektup
kültürü oluştu. Yaygın bir kültür. Derin bir kültür. Kısaca, kendi aklının gözüyle dünyaya bakmak, diye tanımlayabileceğimiz aydınlanma, bireyi ve bilincini odağa koyan mektup kültürünü de yerleştirmiştir. Bunun için aydınlanma yolunda okur yazarlık bir önkoşul. Ancak, geçiş döneminde sözlü anlatım okur yazarlığın yerini doldurmaya çalışmıştır. Okur yazar olmayanlar
da mektup kültürünü yaşamışlardır.
Gurbetteki eş, dost, hısım akraba ile yazışmak için okur yazar bir tanıştan
yardım alınırdı. Söyleyeceklerini tek tek söyler, ona yazdırırdı. Elbette bu
mektuplar hal hatır, selam sabahla uzun uzun başlar, sonra varsa asıl konulara gelirdi sıra. Askerdeki oğula, eşe göndermek üzere yazdırılan mektuplarda dörtlükler, maniler önemli bir anlatım öğesiydi.
İzmir Şadırvanaltı’nda şişman bir yazıcı (istidacı), emektar daktilosunun başında dilekçe ve mektup yazarak İzmir’in simgelerinden biri olmuştu ellili,
altmışlı yıllarda. Öğrenim amacıyla Almanya’ya geldiğim günler elime geçen
resimli Türkiye kitabında Şadırvanaltı’ndaki bu şişman daktilocunun resmiyle karşılaşmam bir duygu seli yarattı.
Altmışlı yıllarda Almanya’ya giden işçilerin Türkiye’deki aileleri ve arkadaşlarıyla ilişkileri de ancak mektupla olurdu. Yalnız kişisel iletişim mi, aynı zamanda gazetelere, radyolara mektup yazmak bu kültürün önemli bir koluydu. Almanya’da Türkler için yapılan günlük Türkçe yayınların bölümüne her gün deste deste mektup gelirdi. Kimi etkileyici yayınların ardından bir
günde yüz, iki yüz mektup geldiği olmuştur.
Mektup kültürü edebiyatta da önemli bir öğe. Tiyatroda, filmde mektup
öğesi etkin. 18. ve 19. yüzyıl tiyatrosunda mektup öğesi olmayan oyun hemen hemen yok. Mektuplardan oluşan roman neredeyse özel bir tür. Goethe’nin mektuplardan oluşan “Genç Werther’in Acıları”nı anımsayalım. Son
olarak Hidayet Karakuş’un “Bana Bir Resmini Yolla” adlı romanında (Bilgi Yayınevi, 2023) mektup önemli bir anlatım öğesi.
Anlatı iki düzlemde gelişiyor. Birincisi masal düzlemi. Anlatıcı, gezgin Aşık
Hasan. Masallarının odağında Tahsin ile ailesi var: karısı Huriye, çocukları Ali
İhsan, Hakkı, Dudu ve babası Hafız Osman.
İkinci düzlem, masal düzlemiyle bağıntılı, askerlik arkadaşları sıhhiye eri Ispartalı Hasan Tahsin ile İskilipli İsmail Hakkı’nın karşılıklı mektupları. Bunla rimge düzlemiyle somut gerçek düzlemi diyebiliriz. Cumhuriyet’in kuruluş süreci otuzlu yıllarda konumlu romanın kurgusu böylece tasarlanıyor.
Mektup, her şeyden önce bir sevgi taşıyıcı. Aşk mektupları, mektup kültürü
içinde özel bir tür. Rilke ile Claire Goll arasındaki aşkın dile geldiği mektuplar
kitabını Claire Goll yetmişli yıllarda bana imzalamıştı. Rilke deyince, “Genç
Bir Şaire Mektuplar“ı da anımsayalım.
Mektup kültürü bitti deniyor. Teknolojideki devrimsel gelişmeler yazışmayı
bu ortama kaydırıyor. Ama çok farklı bir dil ve biçemle. Henüz yeni bir kültür
oluşmasından söz etmenin olanağı yok.
Gelgelelim teknolojik gelişme, mektup kültürünü önemli ölçüde geri çekilmeye zorluyorsa da mektup kültürünü bitirmeyecektir. Tıpkı sinemanın, televizyonun tiyatro kültürünü bitirememesi gibi mektup kültürü de belki
daha dar bir çerçevede yaşamayı ve gelişmeyi sürdürecektir.
Teknoloji, iletişimi ayrı bir düzeye getirdi. Ama teknolojik iletişim, mektup
kültürünü belirleyen insansallıktan ve insancıllıktan uzak. Mektup, duygu ve
düşünceyle yazanı bir bütün olarak alıcıya iletiyor. Mektupta yoğun bir samimiyet var. Teknolojik iletimde özellikle duygu hemen hiç iletilmiyor.
El yazısından daktiloya geçişte bile mektup kültürü de değişime uğruyor. El
yazısının kimlik ve kişiliği, daktiloda eksiliyor, mekanikleşiyor. El yazısı yazan
bireyi bütün boyutlarıyla alıcıya taşıyor. Daktiloda el yazısının kişisel özelliği
azalıyor. Yeni dijital iletişimde insansal olan salt teknikleşiyor.
Elimdeki dosyalar dolusu yazışmalardan birkaç örnek vermek isterim. Behçet Necatigil, mektup türünü edebi bir dal olarak geliştiren özgün bir şair.
Mektup kâğıdından dolma kalemle yazmasına dek ve estetik bir zevk veren
el yazısı onun mektuplarını da özel ve özgün kılıyor. Necatigil ile yoğun mektulaşmamız kitaplaştı. Burada onun Belçika’nın sahil kenti Knokke’den yazdığı mektubu alıyorum. 1974 yılı yazında Knokke’de yapılan uluslararası şiir
toplantısına Türkiye’yi temsil etmek üzere Tahsin Saraç ile birlikte Dışişleri
Bakanlığı tarafından gönderilmişti.
İlhan Berk’in yaşamında yazdığı son mektup banaydı. Ölümünden kısa bir
süre önce yazdığı mektubundaki el yazısı yaşlılığın izlerini taşıyor, ama son
âna dek şiirini düşünüyor.
Ankara Sanat Tiyatrosu yönetmeni Asaf Çiğiltepe 1966 yılında Brecht’in “Arturo Ui” oyununu sahnelerken ortak bir çalışma yapmıştık. Oyunda kullandığı diapozitif resimleri ben hazırlamıştım.
Bülent Ecevit ile, 12 Eylül darbesiyle yasaklı döneminde, yasağa karşın, 1984
yılında Stuttgart’ta iki toplantı düzenlemiştim. Protestan Kilisesi’nin tıklım
tıklım dolu büyük toplantı salonunda bir gün kendi şiirlerini okudu (ben de
Almanca çevirilerini), ikinci gün de Ortadoğu üzerine bir konferans verdi.
Bir örnek de Aziz Nesin’den. Aziz Nesin ile yazışmalarımız bir kitap oylumunu
doldurur. Umarım bir gün hepsi yayımlanır.
Artemis Nisan Mayıs Haziran
