Basında Biz
Son Sayılar
Artemis’ten
Paris, 17 Şubat 1903
Çok Sayın Bay.
Mektubunuz birkaç gün önce elime geçti ancak. Bana karşı
beslediğiniz büyük ve sevindirici güven için teşekkür etmek
isterim. Bundan fazla yapabileceğim pek bir şey yok sizin
için. Dizelerinizin niteliğini enine boyuna ele almam olanaksız; çünkü bunları şu ya da bu biçimde eleştirmek gibi bir
düşünce aklımın ucundan geçmez. Eleştirici sözler kadar bir
sanat yapıtına uzak düşen başka sözler yoktur: Her seferinde
ele geçen az ya da çok yanlış anlamalardır yalnız. Nesnelerin
tümü çokluk bizim inandırılmak istendiğimiz kadar kavranılabilir ve dile getirilebilir türden değildir; olayların büyük bölümü dile getirilemez, şimdiye dek hiçbir sözün ayak basmadığı
bir uzamda gerçekleşirler. Ve hepsinden az dile getirilebilenleri
de sanat yapıtları, bizim geçici yaşamlarımızın yanı sıra kalıcı
nitelikteki yaşamlarını sürdüre n bu gizemsel varlıklardır.
…
Rainer Maria Rilke
Artemis’ten
araba devrilince yol gösteren çok olur
acele ile yürüyen yolda kalır
aç at yol almaz, aç it av almaz
ağır git ki yol alasın
akıl için yol birdir
akılsız köpeği yol kocatır
aklın yolu birdir
avcı ne kadar hile bilse ayı o kadar yol bilir
azıksız yola çıkanın gözü el torbasında kalır
borç ödemekle yol yürümekle tükenir
can canın yoldaşıdır
çiftçiye yağmur, yolcuya kurak; cümlenin muradını verecek Hak
dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar
danışan dağı aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış
deli ile çıkma yola, başına getirir bela
gönülden gönüle yol vardır
hancı sarhoş yolcu sarhoş
kalbin yolu mideden geçer
kalpten kalbe yol vardır
paran varsa cümle âlem kulun, paran yoksa tımarhane yolun
su testisi su yolunda kırılır
tekerlek kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur
yol bilen kervana katılmaz
yol bilenle yürüyen, yorulmaz
yoldan kal, yoldaştan kalma
zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz ovada yolunu şaşırır
Artemis 23 Ocak Şubat Mart 2024
İçinde Lamba Yanmıyorsa
HABİB BEKTAŞ
Boşuna saklama, herkes biliyor büyüdüğünü; dağa çıktıysan,
yaşıyorum dediysen her sabah ve her akşam, bilinir,
büyümüştür o düşü görenler. Gözlerini kaçırma, saklama
büyüdüğünü.
Uzat ellerini. Gördün mü, bulutlara değiyor ince uzun parmakların,
öyleyse zamanıdır bir ev yapmanın, geç kalmadan, bir ev.
İşte vücudun, her şey orada, ne gerekiyorsa bir ev için,
geç kalma, bir ev yap, içinde gönül rahatlığıyla oturabileceğin.
Bir ev, alnı açık olsun, yüzünün bakılışı güzel,
içinde bir kadın olsun, mutlaka bir kadın, bir erkek,
insan. O evde hiç yer kalmasın onun elinin değmediği,
onun. Biz öyle bilelim, öyle bilelim, gidinceye kadar.
Sonra bir bakmışız ki, daha kapıdayız, bekliyoruz,
eve girmemişiz.
Bir ev yap, nice düşlere mekân olsun,
içinde türküler söylenen bir ev, dua edilen.
Melekleri çağırmayı unutma, evlerin uyuduğu saatlerde,
küçülüp büyüdüğü. Sakın yanılma, alçalan gökyüzü değil,
ev büyür, büyür sevgilerde, yanındaysa Necatigil.
Bunu duymamıştın, senden önce gidenler söylemediler,
yine de biliyorsun, bir ev nasıl yapılır ve ne zaman.
Evet, unuttuğun bir şey var, bir şey, bazen bir pencere,
göremeyince ‘eyvah’ diyorsun, bazen bir kapı,
aklına geliyor giremeyince. Elini çabuk tut, işte gökyüzü,
işte su, işte ateş, işte toprak, bir ev yap, bir ev yap,
bu bedenin, çırılçıplak. Avlu duvarı sakın yüksek olmasın,
güç olmasın eve girmek, güç olmasın çıkmak, vakit gelip
yol bulunmaz olunca.
Bir göz ev demişlerdi, bir göz, öyleyse bakılışını değil,
bakışını gör. Yaptığın eve yalanı sokma. Emeğini sıkı tut,
sıkı tut. Su olsun, aksın, ateş olsun, su ateşe akınca
toprak olsun, toprağı unutma, madem ki yollardayız,
biliyorsun, toprak, yolun sonunda.
Yakında yola çıkacaksın, kimse bilmiyor bunu,
hiç kimse. Olsun, senin bilmen yeter. Elini çabuk tut,
yolluğunu hazırla, evi boşalt, evi boşalt, ev bomboş kalmalı,
dağıt, dağıt, ver, hazırlan, ver, alan olursa.
Ağlanmayacağını öğrendin. Ne yapacağını biliyorsun,
sana söylenmişti: Götüreceklerini şu ceviz ağacının altına diz.
Gece, gözün açık, ve her yer karanlık, işte o an,
o anda ne gördüysen götüreceksin, koy cevizin altına.
Sevgilini korkutmadıysan, hiç korkutmadıysan,
sevdiğin sevgiyi bildiyse, onun gülüşü verildi sana,
onun gülüşü gülüşün olacak gittiğin yerde,
al koy cevizin altına, baş köşeye.
Sana söylenmişti. Ev yap! Yaptın. Ne mutlu sana.
Bilseydik söylerdik, ev burada kalacak! Üzülme,
ev nedir ki, içinde lamba yanmıyorsa.
Yol, demiştik, işte gidiyorsun, eller üstünde, yürümeden!
Artemis 23 Ocak Şubat Mart 2024
Arka Arkaya
M. UTKU YEŞİLÖZ
Güneş, basık bir meyhane, batmak için kıvamını buldu
ses alçak, ses, tren hızla basmane’ye
yol boyunca kısalacak,
artık her gün yeni adında, kısa.
Bütün sorularımı hatırladım,
bir kez daha sorulmaya hazır
dün ve kendine yetişmek benimle
sağır da olsa tetikte bu
fesleğen, kılçiriş, deliçay
sabah oldu mu uyanmak alıyor hazırlıksız hâlini.
İlk kuralsızlık sorulmayacak bir sorudur
bozdu gün asfalt
şimdi ne var bilmiyorum
karşılaşmak, hiç yoktan ürpermek
kapılar açılır açılmaz
rüzgâr göstersin nasıl yerleşilir bir boşluğa
eylem ki insanın haritasında.
Ağırlaşır gibi değildi.
Isınan dalga dalga
dağlar başladı
dağlar bitti.
Artemis 23 Ocak Şubat Mart 2024
Söyleşi: Yol; Yolcu, Yolculuk…
H. BEKTAŞ: Yol, yolculuk, bir yere gitmek, bir yere varmak mıdır? Sanmıyorum. Yol, yolculuk bir süreklilik gibi geliyor bana. Yaşamımız da bir yolculuk değil mi! Bu bağlamda aklıma “İki kapılı bir handayım, gidiyorum gündüz gece” diyen Aşık Veysel geliyor.
Y. ÇAĞLAR: Yolculuklarımızın çoğunca bir amacı, ulaşılacak bir yeri, bir hedefi var. Ancak ulaştığımız her bir “şey” yaşadığımız süreçte bir başka yolun başlangıç noktası oluveriyor. Bu da ister istemez yolculuğu, yolda olma halini sürekli kılıyor. O yüzden “yaşamak (iki kapılı bir handa) yolda olmaktır” da diyebiliriz
E. ÖZÜAYDIN: Belirli bir noktadan varılması belirlenmiş ya da belirlenmemiş bir başka noktaya doğru uzanan çizgiye yol diyebiliriz. Bunu bir anlamda yaşantımıza da benzetebiliriz. Bir tarihten başka bir tarihe uzanan ömür çizgimiz de bir yol değil midir? O yola düşen herkes o yolun yolcusudur. Yani insandır. Her insan bu gerçekliğin içinde bir yolcudur. Kendine uygun sürdürür yolculuğunu.
H. BEKTAŞ: 11. yüzyıldan sonra özellikle Batı’da birçok yolculuk gerçekleşmiş. Bunlarda çoğunca; “Keşifler tarihine çok yüksekten bakıldığında, ilkin ticaretin, ardından talan ve sömürünün, yeni topraklar elde etme ve koloniler kurmanın, daha sonra da bilimsel saiklerin ön plana çıktığı izlenimi oluşur.” (Prof. Dr. Ömer Bozkurt’un ‘Dünyanın Çevresinde Yolculuk, adlı kitaba yazdığı önsözden.)
Sanki tarih tekerrür ediyor değil mi! Ya da şöyle diyeceğiz: Paylaşmayı hâlâ öğrenmemiş insan. Günümüzdeki yolculuklara bakalım: Günümüzdeki yollar? Yollarda ne görüyoruz? Sözgelimi İstanbul’dan bindik uçağa. Nereye gideceğiz? Uzak doğuya. Binlerce kilometre uzağa. Uçuyoruz: Altımızda açlık! Uçuyoruz: Minicik bir noktada yatlar, köşkler, bankalar, refah… Uçuyoruz: Altımızda savaş! Uçuyoruz: Altımızda işkence… Uçuyoruz: Altımızda dünyanın öteki ucundan gelmiş bir avuç insan, bir elleri yağda, bir elleri balda, onlara hizmet eden ülke insanlarının sırtına binmişler! Uçuyoruz, altımızda sefalet…Uçuyoruz: Altımızda varsıl bir ülkeye ulaşıp iltica edebilmek umuduyla ceviz kabuğu büyüklüğünde bir tekneye sıkış tepiş, can yeleksiz binmiş insanlar; modern köleliğe umut bağlamış… Biz yol üzerine konuşacağız ama farklı yollar olduğunu da unutmadan…
E. ÖZÜAYDIN: Anlamak isteyen kişi merak edendir. Bu merakla başlar bilinenden bilinmeyene doğru yolculuk. Bilmediğini öğrenmeye çıkılan bilimsel yolculuklar bu bağlamda yolla özdeşleşir. Bilimsel araştırmalar bilim yoluna dönmüştür. Bilime özgüdür. İnsanlığın gelişim çizgisidir.
Gel gör ki her bilimsel çalışma içinde bulunduğu düzen tarafından düzenin yararına kullanılır. Bilim düzene hizmet eder konumuna getirilir ya da gelmiştir. Bilimin efendisi bilimi düzenin yararına kullanan erk sahipleri olmuştur. Tarihsel süreç bize bunu göstermiştir. Bu olgu bilimin önüne geçilemez yazgısıdır, derin acısıdır. Bu nedenle bilimle, erk sahipleri arasındaki çatışma kaçınılmazdır.
Y. ÇAĞLAR: Çoğu insan içine doğduğu yolu benimser, onu kendi yolu bilir. Yolun gittiği yere gider. Kimi insan ise var olan yolu benimsemez yahut yetinmez. Yeni yollar keşfetmek, kendine yeni yollar çizmek için yoldan çıkar!
H. BEKTAŞ: “Yoldan çıkmak” bir deyim! Bunun anlamı, herkesin bildiği gibi, “olumsuz”. Bazı insanların herkesin gittiği yere gitmemesine gelince, bu bir anlamda zor olanı seçmektir. Ben, diyebilmektir. Birey olmak yakın düşer o duruşa. Çileli bir yoldur. Onların hikâyeleri olur, çoğunca yaşamlarıyla ağıt yakarlar, Dünya’nın yörüngesini değiştirirler, minimal de olsa O bir ŞEYdir.
E. ÖZÜAYDIN: Uzun uzun gidiyoruz. Köyler, kasabalar, şehirler geçiyoruz. Birbirine bağlı yollarla birlikte umutlarımız, özlemlerimiz uzuyor. Şehrin sokaklarını, caddelerini geçiyoruz. Şehir ortamından kaçmak istediğimizde dağlara doğru yürüyoruz. Ben dağ yollarını, patikaları caddelere, sokaklara değişmem. Doğal çevreyle baş başa kalmanın güzelliğini yaşamak isterim. Yeryüzü suyu, toprağı, denizleriyle anlamlı. Kendimi ovalarda daha özgür sayarım. Kendimi kendimle bulurum. Yani doğal çevreyle uyum sağlamak daha kolaydır. O uyuma katılmak isterim. Özgürlüğü dağ yollarında bulurum. Doğrusu oralarda uzun uzun yürümek bana iyi gelir.
Y. ÇAĞLAR: İçinde bulunduğumuz yolun koşulları ne olursa olsun, her birimiz farklı biçimde tanıklık ederiz dünyaya. Yaşam sadece bir tanıklık değil elbette, aynı zamanda bir deneyim. Haz, acı, merak, bilgi vb eşlik ettiği bir deneyim. Bütün deneyimlerimizle kendimize bir kapı açmaya, kendimize ait bir yol yürümeye çalışırız. Dışımızdaki dünyanın keşfi için başlayan bu yolculuğa zamanla kendimizi keşfetmemize açılan bir başka yolun eşlik ettiğini hissederiz.
H. BEKTAŞ: Yaşam, dünyamız… deneyimlerimizle kendimize bir kapı açmaya, kendimize ait bir yol yürümeye izin verecek denli cömert mi? Şimdi bana diyeceksiniz ki oyunbozanlık yapma, hemen muhalif olma, biraz olumlu bak dünyaya! Ama baka baka şaşı oldum! Dünya’nın suçu yok elbette. Dünya’yı insana dar eden bir sistem var. Bu sorgulanmalı. Dünya (insan – erk) henüz paylaşmayı, paylaştırmayı bilmiyor. Bildiği zamanlar oldu mu? Bir avuç insan. Onlara da hep yenilmek düşüyor. Gel de burada Nazım’ın “Akrep gibisin kardeşim…” şiirini anma!
Günümüzdeki yolculuklara gelince, nereden nereye vardığını kavramak için eski zamanlardaki yolculuklara bir göz atmak gerekecek. Aklıma geliveren seyahat kitaplarından biri Nerval’in Doğu’da Seyahat’i.
17. yüzyılda yaşamış Evliya Çelebi’nin gülümseyerek, keyifle okunan “Seyahatname”sini yabana atmamak gerekir.
Bir zamanlar Frunze’nin “Türkiye Anıları”nı da ilgiyle, keyifle okuduğumu anımsıyorum.
H.U. Krafft’ın “Türklerin Elinde Bir Alman Tacir” (çev. Turgut Akpınar) kitabını da burada anmalıyım.
Beni ama en çok gülümseten, yazanın kişiliğinin açık seçik öne çıktığı İBN BATTÛTA SEYAHATNAMESİ’dir… (14. yy) Anlattıkları, roman tadındadır. İnsan manzaralarını duygu ve ilişkilerinin ışığında çizer. Gittiği coğrafyadaki söz sahibi insanları her zaman olmasa bile cömertlikleri ölçüsünde (!) dile getirir!
Yaşar Kemal’in ve Fikret Otyam’ın Anadolu’yu, Anadolu insanını masal tadında anlatışları harikadır.
Avrupalı yazarların özellikle İtalya olmak üzere gittikleri ülkeleri anlatan yapıtlarını da burada anmalıyım.
E. ÖZÜAYDIN: Yol, yolculuk denince Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiiri aklıma gelir. Tam bir yolculuk şiiridir. Çoğumuzun belleğindedir.
“Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinden durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…
Gidiyordum, gurbeti gönlümde duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.”
Yolculuk havasını devinimi ve değişimiyle birlikte çok güzel şiirleştirmiştir. İnsanın bir yerden bağını koparıp bir başka yere varmak umuduyla yola çıkışı bir serüvendir. Kimi için bu acıklı bir serüven olmuşsa da gezginler için farklıdır. Gezginler yerinde duramaz. İşte Evliya Çelebi bunlardan biridir, gezmek görmek ister. Yeni coşkulara yelken açmak bir gezginin yaşam biçimidir. Öyle ki bir gezgin en çok yollarla daha anlamlı ve sağlıklı bir ilişki kurabilir. Yolların açtığı olanaklardır onu en çok sevindiren, mutlu kılan. Çoğuna anlamsız gelen bu yolculuklar onların özgürlüğüdür.
Y. ÇAĞLAR: Doğaya yakından bakmak iyidir. Bitkilere, hayvanlara, suya, yağmura, rüzgâra… Hayat ile hareket arasındaki ilişkiye dikkatinizi çekmek istiyorum. Yaşam hareketin olduğu yerdir. Yolculuk da bir hareketli olma halidir. Yolculuklar beklenmedik yerler ve tanıdık olmayan yüzler şaşırtıcı hayat dersleri sunar insana, onu etkiler.
H. BEKTAŞ: Yolculuk, belki de şaşırmaya hazır olmaktır. Nedir, yolculuğun ustaları da vardır. Yolculuğun ne demek olduğunu bilen. Ve bu işi iyi yapan. Örneğin, göçmenler! Bir ülkeden bir başka ülkeye göçen, orada üç yıl, beş yıl, çok yıl yaşayan insana göçmen deriz değil mi. Bazen o göçmen bir başka ülkeye gitmek zorunda kalabilir. İşte onlar deneyimlidirler. Yolun ne demek olduğunu bilirler. Yanlarına beş gömlek almazlar, yedi pantolon almazlar, bir pantolonla, iki gömlekle yetinirler, ama mutlaka ekmek alırlar, tuz alırlar, tarhana alırlar, peynir alırlar, çay alırlar… İşte onlar göçmendir. Ve yörükler… Üç beş saatte göçü sararlar. Bu şu anlama gelir: Evlerini sararlar, gittikleri yere evlerini götürürler. Belki de yol, yollar onların evidir, memleketidir…
Y. ÇAĞLAR: Yaşamak, yolda olmak hayatta kalmaktan daha fazlasıdır. Yeni, farklı yollar keşfetmek… Farklı şeyler denemeden neyi sevdiğimizi bile gerçekten bilemeyiz.
E.ÖZÜAYDIN: Sürgün edilmek, göçmen olmak gibi zorunlu yolculuklar da mutluluğu bulabilmek kolay mıdır? Istemeden bağlı olduğunuz topraklardan hiç istemediğiniz belki de bilmediğiniz yerlere doğru uzanan o zorlu yolculukların yolcusu olmayı kim ister? Bugün dünyamızın birçok bölgesinde açlığın, yoksulluğun içinden kaçıp kurtulmak isteyen göçmenlerin öyküsü ne denli utandırıcıdır. Dirençleri kırılan bu insanlar artık yazgılarını değiştirmek için yollara düşer. Yol ayaklarının altından kayıyordur. Onlar bütün güçlüklere göğüs gererek el kapılarına varırlar. ”El kapıları” çaresizliğin dramıdır. Ne yapabilir ki? İçinde bulunduğu sıkıntıları çözebileceği tek yol, ekonomik olanakları daha geniş yerleri bulup karnını doyurmaktır. Tek yol umuttur, umudun tutsağı olur.
H. BEKTAŞ: Bazen de bir atlasın başında yola çıkarız… Ya da bir kış gecesinde ninemizin anlattığı masalın içine girip devler diyarına gider, türlü maceralar yaşarız.
Y. ÇAĞLAR: Yeni bir yol keşfetmek, yoldan çıkmayı gerektirir. Herkesin gitmediği yoldan gitmeyi… İlk kez yürüdüğünüz yol yaban olabilir, engebeli olabilir. Bütün yollar başlangıçta öyledir. İlk kez geçilen yolda bırakılan izler, başkalarına yol gösterir olur zamanla. Zamanla belki herkesin geçtiği yola dönüşür.
E. ÖZÜAYDIN: Bilmediğimiz yerlere varmanın yaşantımıza renk katacağını düşünerek çıktığımız yolculuklar olur. Alıştığımız yolların dışına açılmak isteyişimiz bir tekdüzelikten uzaklaşmayı yansıtır. Bizi bu yolculuklara düş gücümüz hazırlar. Gidilebilecek, gidilemeyecek uzakları düşleriz. Uzakları yakın etmek isteriz. Herkesin gitmediği yolları yürürüz herkesin bilmediği yerlere varmak coşkusu sarar içimizi. Yeni yerler arama yolunu seçenlerden biri de benim.
H. BEKTAŞ: Şöyle de diyebilir miyiz: Herkes görmek istediğini görür. Benim sık sık başıma gelir. Bir yerlere gitmişizdir; eşimle veya arkadaşlarımla veya oğlumla, kızımla…
Yazı Yolcusu, Kazı Yolcusu
Hüseyin PEKER
1-“Yolcu Yolunda Gerek.”
Söze buradan başlamak gerek aslında. Yola düşenin, yolculuğa hazırlananın, önce inanması gereken yer, burası. Bazen ön hazırlığı vardır insanın, bavulu toparlar, ya da torbaya doldurur pijama, kazak. Ağır olmasın diye düşünür, işin ucunu kaçırır, elinde bir yükle kalakalır: Not almak için defter, kalem, yakın gözlük, çorap, iç çamaşırı derken… Bence yüksüz yola çıkabilmeli insan. Gece yorgan altında üşüyebileceğini bile hesaplasa; kısa kollu kazaklar taşımamalı. Yolculuk adı gibi biraz rüzgârlı bir olay, esintili. Koşuşturmayla bağlantısı var. Dura dura karar verilen bir şey değil. Ey yolcu, kitabeni bile yazmışlar senin, ‘Dur Yolcu’ diyorlar. Niye durasın ki! Onu değiştirdim ben: ‘‘Koş yolcu!”
2- Yolcu otobüse biner, taksiyle gider, uçak da var işin ucunda, tren de. Yolcu eskiden ata binerdi. Sahi şimdilerde atımız var mı? Eşeğinin semerine yük saran kişi yolculuğa gitmez ki: Onun keşfi ara limanlar. Yakın uğraklar. Duraklar arası seferler. Atla sınırlar arası yolculuğa çıkanlar hep bir savaşın mimarlarıdır. Eskiden yolculuk kadar savaş vardı. Çok büyüklerimiz erkenden öldüler savaşmak uğruna. Onları duyamadık. Sesleri erken kesildi.
3- Ataol Behramoğlu bir şiirinde “Ölgün ışıkların yandığı kahvelerin önünden derin bir iç daraltısıyla geçtim/ Bu gece on bir buçuk otobüsüyle İstanbul’a mı gitsem” diyordu. Ne yani? Her içi daralanda bir yerlere gidiliyorsa, yol ile sıkıntı arasında bir bağ var, bir köprü var demek ki! Her şairin bir haritası vardır. Belki de birden çok. Her ülkeye, bir büyük şehre tasarlanan bir yol çizimi geliştirir usunda. Gitmek onun dünya görüşüdür. Uçsuz bucaksız yerlere gitmek ister çoğunca. Elindeki haritasını çok görmeyin. Önce belleğine çizdi, sonra tekrarladı. Kıvırcık saçlarının modasının geçeceği bir ada ezberinde yok onun. Sakallarını kesmeye de niyetli değil. Adı üzerinde yolcu.
4- Panait İstrati’nin hayatına bakıyorum. Ne çok gezmiş. Yerinde duramamış, kalp çarpıntısıyla beraber dolaşmış: Yirmi iki yaşında Bükreş’ten kalkıp arkadaş olduğu kendinden yaşça büyük ‘Arkadaş’ romanının kahramanı ‘Mihail’i; Mısır-Kahire’de bulması bunu göstermiyor mu? 1910’lu yıllarını İstrati, Yakındoğu’da geçirir. 1913’te Paris’te konaklar. İsviçre, Nice, (Bu arada duvar boyacılığı, fotoğrafçılık vb. işlerde çalışıyor) Viyana dolaşıp duruyor İstrati. Neydi bu yerinde duramama hali. Üstelik arada Kira Kiralina’dan, Uşak’a, Baragan’ın Dikenleri’ne her şeyi de yazarak.
5-Yön de yolcunun sevdiği bir kavram. Yön olmasa gittiği yakayı bulamaz. Bunun en keskin aracı pusula olsa gerek. Pusulası şaşmış bir yolcu olmak istemez insan zamanla.
Gittiği yeri bulmalı ve bilmeli. Yıldızının peşinde, göğe işaretli, bulutlardan mihmandar arar. Bazen yağmur yaratır kendine istemsiz bulutlarda. Kar yağması için mevsimini bekler. Yolcular ekseri açık havayı sever. Günlük güneşlik havada yaşadığı anın fotoğrafını çeker. Yoldan çıkanları da görür. Yol hikâyelerini tasarladığı günde. Yolunu seven hikâyeleri üst üste biriktirir. Güvenlidir her zaman.
Yoldan çıkan dedim. Naci Bahtiyar, ‘Yolundan Ayrılan Ağaç’ derken neyi kastediyordu ki!
Niye yolundan ayrılsın insan? Hele ağaç. O yerinde sarsılmaz inançla su bekleyen, insanlar ona baksın isteyip, gölge yapıp durmadan dikelen ağaç. Yolundan niçin çıksın?
6- Batıdan doğuya gitmek, doğudan da batıya. Kültür farklarını görmezden gelerek o kutuptan bu kutba, sözcükler arasında, Fas, Tunus, Cezayir’den, hatta onların muadili Barselona, Granada ve Sevilla’dan hiç değilse Roma’ya, Atina’ya. Avrupa tarihi ve zihniyeti aralığından birkaç dil konuştuktan sonra; Mallarme’nin dünyasından koşar adım gezmeyi seven Don Kişot’un dünyasına. Hiçbir yerin yerlisi olmayı kestiremeyen ben; yeni bir yolculuğa hazırlanmalıyım: Doğu Ekspresi: Tatvan, Kars. Belki de Tahran, Şiraz. Çöller arası duraklara.
7- Arthur Rimbaud’nun Verlaine ile Belçika ve İngiltere’ye 16 yaşında yaptığı yolculuklara bakılırsa, başıboş yıllarında Almanya ve İtalya, Hollanda, Cava, Kıbrıs ve 1880 yılında Afrika Harar’da fildişi ticareti. Yurdu Fransa’ya döndüğünde bir bacağını kesmek zorunda kaldılar. Şiir dünyasını zenginleştiren bu isyankâr şairin bu kadar gezmesinin altında ne sırlar yatıyor bilemeyiz.
Andre Gide de günlüğünde Konya’dan Afrika’ya, ülkemizin 1920’li yıllarda birçok beldesinden izlenimlerle bıraktığı eserleri kadar Günlük’le katettiği yol mesafesini, belki ömrüyle özdeşleştirmiş görünüyor. Gezmek, aslında birçok şair ve yazarın güncesinde en önemli yeri belirlemekte. Hareket halindeki pervane gibi yaratının özü, ateşini dindirmek veya azaltmak için çok yer görmeye şartlanmış.
8- Masamız, odamız, evimiz nerede? Ev yolumuz, basamaklar, kapının zili o denli kaygan mı? Elimizden uçup kaçıp başka yerlerde kelebek gibi titremeye mi eğilimli? Bir yer bulmak, bir yere ait olmak. Bizim kader çizgimizde adı yok mu bunun? Hep kendini dinleyen biri olarak gezegenin şahsiyetini mi giyindik? Yürüyen bir merdiven miyiz şu dünyada? Eşimiz kaçın kurası? Ya kardeşlerimiz? Hangi ülkedeler?
“Kimin yabancısıyım ben?” demişti Enis Batur Yolcu’da. Yola düşmek demişti, yolcu yola çıktığında var olan bir biçim demişti. Sahi siz yola çıktığında rahatlayan, hani bir yaş daha büyüyen tiplerden misiniz? Yol, bu arayış sancısı nedeniyle geziden ayrılır diyor Enis Batur. Sormalı insan kendine: Salihli’den dünyaya gider miyiz? Gidebilir miyiz yayan yapıldak? Dağları aşmanın bir yolu uçaklar mı? Yetişemiyorsak uçaklara. Bizi bekleyen otostoplar da dâhil yaşam koşullarına. Bırakalım da temiz hava temsil etsin bizi. Duman istemez evladım. Uzak durun dağda yakılan çoban ateşlerinden. Çakmağı yol esnasında boşuna alevlendirmeyelim.
9- İki örnekle ‘Yol, Yolcu, Yolculuk’ konulu yazımı sonlandıracağım. Bu örneklerden ilki Nazım Hikmet’le ilgili. İlk yıllarında dostu Va-Nu ile (Bu konuyu Valâ Nurettin, ‘Bu Dünyadan Nazım Geçti’ yapıtında ayrıntılarıyla anlatmıştı) ile Kastamonu-İnebolu’ya, bir dilimi yayan olarak yaptığı toplumsal çıkışlı yolculuğu anmak ile olacak. Sonrası aşağıdaki dizelerde başyapıt kıvamında anlattığı ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ bir yolculuk, ama içeriğinde toplumcu mesaj içeren bir yol alma, yolda ilerleme serüveni. İnsanlar, tren yolculuklar, portreler, toplumun yaralı yüzü, hep yol alırken tasarlanmış, akıp giden hayata dair ipuçları ve notlar:
“Garın saati on beşi sekiz geçiyor
15.45 de kalkar bu tren
Üçüncü mevki bekleme salonunda
oturup
dolaşıp
uyuyorlar yüzükoyun
Kalkacak herhangi tirenle ilgileri yok”
……
“Korku gibi uzun
ve emin bir yol
Tekirdağ, Silivri
…..
ve merhaba ey Akhisar’ın Söğütler köyü
….
İzmir,
İzmir’in eski hatıraları”
Bu dinlediklerimiz; bir ucu toplumcu içerikler sunan yolculuktan başka nedir? Nazım Hikmet, içine esen toplumcu rüzgârı da katarak yol almaktadır; Memleketimden İnsan Manzaraları treninde. İnsanlar ve içinde devrimin pırıltısı ışıldamaktadır.
Bir başka yazar da yolculukla bizde özdeşleşen: Andre Gide, Günlük de Fransa’dan yola çıkıp Afrika’dan Asya’ya dikey inişler tasarlanmış, kendi dilinin en zengin kıvamıyla, yani dil inceliğiyle bizi dünya yolculuğuna, 1920’lerin ülke profillerine eşdeğer kılmıştır. Andre Gide ve “Günlük” başlı başına bir yolculuk abidesidir. Tabi sadece o kadar değil, oysa işin başı, hatırlatılan bir yolculuk bütünleşmesi:
“Sanırım yolculuk etmek için daha şimdiden yaşlandım. Şeylerin benzerliği farklılıkları beni şaşırtmasından daha çok sıkıyor şimdiden, bugün gezdiğim yerler bende kalma isteği uyandıracak o rahatlıktan yoksun (1897). Roma’da, özellikle Palatino’yu, Caracalla Hamamı’nı, Sistina’yı gördüm. Ama kesinlikle Roma’yı hiç sevmiyorum (1895). “
Andre Gide’in 1920’li yıllarda Konya ve Türkiye ziyareti sırasında söyledikleri, savaş dönemi ülkemiz için önem taşır. Konya’yı dayanılmaz bulduğunu söyler. İstanbul onun için harika bir köşedir. Savaşın etkilediği dünya coğrafyasını bir de Gide’in Günlük’ünden dinlemek, onunla yolculuk etmek gerek. Belki yolculukların esas amacı da insanın kendi dışına taşmasıdır. Gözlemcilik burada başlar, öteye gider. Haydi içimden öteye, yolculukların peşine.
10- Andre Gide’nin Günlük’ünde 1923 Türkiye’sinden ilginç yolculuk satırları:
“Uşak’tan iki saat sonra, öyle bir çekirge var ki, onları ezen tekerlekler bir rampada kayıyor, ucu ilerleyemiyor. Çalılık alanın orta yerinde trenden iniyoruz: kaldırıp baktığım taşların altında böcek arayarak eğleniyorum.: ama karıncadan başka hiçbir şey göremiyorum. Karıncadan geçilmiyor. Her adımda bir toz bulutu gibi havalanan o kahverengi ve külrengi küçük çekirgeler kadar çoklar hemen hemen. Afyonkarahisar’dan sonra, geldiğimiz hattan ayrılıp, Batı yakasına yöneliyoruz. Yöre birden uygarlaşmaya başlıyor; demek istediğim arazi kıvrımları daha dar, toprak daha ekili.
…..
ANDRE GİDE’in ‘GÜNLÜK’ adlı eşsiz yapıtının birinci cildinde
Türk Marşı başlığıyla, Türkiye gezisini anlatıyor.
…..
Bursa Kenti’nin biraz üstünde, güzeller güzeli bir dinlenme yeri buldum. Üstüne uzanabileceğimiz otlar serin; uzun kavakların oluşturduğu perde orayı hafif gölgeliyor. Kent karşımda uzanıyor. Ayaklarımın dibinde kentin içinden geçen sel suları daha uzakta.
Bursa, Yeşil Cami bir dinlenme, duruluk, denge yeri, kutsal mavilikler; kırışıksız mavilikler, zihnin kusursuz sağlığı.
…..
Öte yamacın üstünde her şey altın rengiydi. Birazdan ineceğimiz
İznik Gölü’nün ötesinde güneş batıyor, yatay ışını göz kamaştırıyordu. Antik kent duvarlarının içinde avuç içi kadar bir yer kaplayan yeşilliklerin yarı yarıya gizlediği İznik kasabası seçiliyordu.
…..
Dünü geçirdiğimiz Eskişehir’den sabahın beşinde yola çıktık; Tren kentin güneybatısında görülen gizemli geçide giriyor. Gevrek kırmızı toprak dağlarının arasında dar vadi: dağlar yüksek değil… Bir tepenin ardında on kilometre uzaktan görülen Kütahya sapağı.”
Yardıma mı ihtiyacınız var?






