Meyhane Öyküleri / KEVIN STEINER (Çeviri: Habib Bektaş
Meyhane sokağında hiç kimseyi ilgilendirmediği sanılan haberler bile pek çabuk yayılır. Ve kimse doğru olup olmadığına aldırmaz. Bu da bence iyi bir şeydir. Anlatılan ne olursa olsun, insanlar inanıyorlarsa, inandıkları için de mutlularsa, bu iyi bir şeydir. Yoksa bizler, sabahları, sabahları dediysem, öğle saatlerinde, çünkü Meyhane sokağında öğle, sabahtır daha, sabahları kalkınca, inanmaya hazır olduğumuz hikâyeler olmasaydı ve bunları birbirimize anlatmasaydık, çıldırırdık.
O gece Willy bende yatmış. Sabah gördüm. Baktım yerde, betonun üstünde birisi yatıyor. Benim kirli bornoza sarınmış. İyice eğilip bakınca tanıdım bizim ayı yavrusunu. Ayı yavrusu deyişim boşuna değil. Willy, kırkında postaneden malulen emekli olmuş, topallayarak yürüyen bir insan azmanı. Bisikletten düşüp ayağını kırdıktan sonra iki yıl çalışamamıştı. Sonra emekliye ayırdılar. Sanıyorum onu başından atabildiği için işvereni sevinmiştir. Ama en çok Willy sevindi elbette.
Son zamanlarda, aradan beş yıl geçtikten sonra, kafayı iyice bulduğu günlerde, birinci dünya savaşına katıldığını, Çanakkale’de Türklerle omuz omuza İngilizlere karşı savaşırken ayağından yaralandığını, o günlerden kalma bu sakat ayağıyla yaşama tutunduğunu Meyhane’de anlatır. Bizim de nedense, bu hikâyeyi Meyhane’de dinlediğimizden midir nedir, yahu Willy, sen o zamanlar henüz doğmamıştın, demek aklımıza gelmez. İşte, öyle günlerde, Willy’nin topallığı iyice belli olurdu. Neyse, lafı uzatmayayım. Willy, o sabah, bende uyuduğu gün anlattı Meyhaneci’yle ilgili duyduklarını.
Bizim Meyhaneci kentimize uzaklığı on kilometre kadar olan Möhrenheim adlı kasabanın Katolik kilisesinde ek iş olarak papazlık yapıyormuş. Hem de pazar günleri.
Bunu ondan beklemezdik doğrusu. Alışılmışın dışında, her hafta, pazar duasını yaptırdıktan sonra yarım saat kadar konuşuyormuş. Anlattıkları ipe sapa gelmezmiş, saçma sapan şeylermiş, yine de cemaat ondan çok memnunmuş.
Deli misin oğlum, dedim Willy’ye, bizim Meyhaneci ate!
Gülüverdi Willy, en iyi papazlar, ateist papazlardır oğlum, dedi.
Ne yalan söyleyeyim, Willy’den böyle filozofça bir yanıt beklemiyordum. Akşama doğru, yani bize göre öğleye doğru birkaç kadeh şarabı tükettikten sonra, sokağımızda haberi duymayan kalmamıştı. Haberin bunca çabuk yayılmasına şaşırmıştım doğrusu. Benden kaynaklanıyor olamazdı. Çünkü ben sadece Fotoğrafçı Bernd’e, pizzacı Edward’a, elektrikçi Gerd’e ve kadın berberi Tobias’a anlatmıştım.
Ne yapacağımızı biliyorduk artık.
***
Pazar sabahı erkenden kalktık. Temizliğimizi özenle yaptık. Garın arkasındaki büyük alanda hiç eksiksiz buluştuk. Yine de denetlemekte yarar vardı. Bisiklet tamircisi Rafael, orada bulunan 37 kişiye tek tek baktı. Elinde bir kâğıt vardı. Aklı sıra bize yutturacak. Oysa onun okuma yazma bilmediğini hepimiz biliyorduk. Ama böyle özel bir günde sesimizi çıkaramazdık doğrusu. Sokağımızın orospusu Manuella, biraz kıkırdadıysa da sessizce, koyunlar gibi sayıldık. Sonra da arabalara atlayıp yola koyulduk.
Kilisenin önünde yeterince park yeri vardı.
İçeriye girince şaşırmadım dersem, yalan olur: o kadar etkileyici bir başka kilise görmemiştim doğrusu. İç mimarisi kiliseden çok bir camiyi andırıyordu. Yüksek, zehir yeşiline boyanmış kubbeden aşağıya süzülen avizelerin yansıttığı gizemli – loş ışığın kaybolduğu açıda, yani dört mermer sütunun tam ortasında, küçük pencerelerden içeriye yansıyan ışık huzmeleri birleşiyor, rengârenk ışıklarıyla yerdeki türkuaz rengi mozaiklerin üzerine sıcak, saydam bir halı seriyorlardı.
Söylendiğince dolu değildi kilise. Boş bile denebilirdi. Cemaat da daha çok işsiz güçsüz berduşlardan oluşuyordu. Çömez, mihrabın yan tarafındaki mumları yakarken sırıtıyor, kendi kendisiyle konuşuyordu. Biz mihraba doğru yanaştık. İşte tam o anda elindeki mumla doğrulup bize baktı çömez. Yüzündeki gülüş yok oldu. Mumu olduğu yere, ayağının dibine bıraktıktan sonra yine bize döndü, biraz sert, azarlar gibi baktı. O zaman bizim itişip kakışmalarımız, mırıltılarımız kesildi. Sonra da çömez, mihrabın ardında kayboldu.
Bizden sonra gelen olmadı.
Bir süre sonra çömez yine göründü. Ardından papazın, yani bizim Meyhaneci’nin geleceğini anlamıştık.
Papazın cübbesi, daha doğrusu silueti görününce sokağımızın orospusu Manuella’nın hıçkırığını duyduk. Ağlıyordu.
Daha fazla bekleyemezdim artık. Mihraba doğru yürüdüm.
Dışarıya çıktığımızda ikiye ayrılmıştık. Kimimiz papaz, diyordu, kimimiz Meyhaneci.
Ben? Anlatıcıyım ya, mihraptan tarafa hiç bakmadım, bakamazdım zaten, bizimkilere baktım! Yoksa nasıl anlatabilirdim!
