Söyleşiler

Söyleşi: Çağımızda Tuhaf Şeyler Oluyor HABİB BEKTAŞ-ERTUĞRUL ÖZÜAYDIN-YUSUF ÇAĞLAR

  1. Bektaş: Belki!

Hep aynı dünya olur mu hiç! Her gün yeni bir dünyaya uyanırız.

Peki, binlerce yıldan bu yana dünyadaki değişiklikler nelerdir? Nereden nereye geldik?

O konuya daha gelmedik, anneciğim, babacığım. Biraz beklersen anneciğim, babacığım; Google teyzeme bir sorayım, o her şeyi bilir!

İşte, zurnanın zırt dediği yere geldik. Bu konuya değineceğim. Önce çocukluğumda yaşadığım bir hikâye:

Çocuktum. Bağ komşumuz Deli Efe vardı. Yaşını bilene aşk olsun. Ömründe berbere gitmediği söylenirdi. Babamın dışında kimseyle konuşmazdı. Onunla konuşmak isteyen olursa “Demek sensin o!” der çekip giderdi.

Babamla da konuşacağı zamanı bilirdi.

Bizim bağın batısındaki iğde ağacının önünde dikilir, beklerdi. Babam işini bitirip, elini yüzünü yıkadıktan sonra bağ damının önündeki iğde ağacının altındaki hasırın üstüne oturunca şöyle öksürerek yavaş yavaş gelir, selamsız sabahsız babamın yanına çökerdi. Selam vermeyişi kötülüğünden, saygısızlığından değildi. Korkaklığındandı. O herkesten korkarmış. Babam öyle diyordu. Sonra da ekliyordu babam: “Oysa ondan herkes korkar.”

Babama hep aynı şeyi söyleyerek söze başlardı:

“İbram Efe, dünya bir hoş oldu. Bet bereket kalmadı.”

Babam susar, beklerdi. Bir süre sonra Deli Efe gene konuşurdu:

“Bana inanmıyor musun, İbram Efe? Dünya bir tuhaf oldu, deli oldu, meczup oldu!”

“İnanmam mı hiç,” derdi babam, “inanırım. Lakin dünya hep böyleydi galiba, Deli Efe!”

Deli Efe babamın yüzüne uzun uzun bakar, sonra da tarazlı, bir parça da kırgın sesiyle mırıldanırdı:

“Sen merhametlisin, iyisin, şehre de inmiyorsun, dünyadan haberin yok!”

Babam gülerdi, çok güzel gülerdi. “Ah Deli Efe, ah!” derdi. Galiba Deli Efe’ye biraz acırdı.

Deli Efe bu kadarla kalmaz, kalkıverirdi ayağa. Bizim bağ damının kerpiç duvarına dönerdi: “Ben sana bir şey demiyorum, İbram Efe,” derdi.  Şöyle bir yutkunduktan sonra sırtı babama dönük sürdürürdü konuşmasını: “Kerpiç Duvar, sen dinle beni. Sen dinle! İbram Efe bana inanmıyor. İnanmayan adama ne diyeyim!

Kerpiç Duvar, geçen hafta Gaddar Davut’un bağına üç gün kükürt attım. Yevmiyemi almak için hanayına gittim. Sordu: ‘Ne kadar çalıştın?’ Üç gün, dedim. ‘İki günlük işi üç günde bitirmişsin,’ dedi. İki günlük yevmiyeyi onar liradan yirmi lira önüme atıverdi. Köpeğin önüne atar gibi.

Kerpiç duvar, söyle bana, dünya eskiden böyle değildi. Ne oldu bu dünyaya? Dünya mı puşt yoksa biz insanlar mı? Söyle bana!

Kerpiç duvar, benim Hatcem durduk yerde neden kaçtı Yakub’a? Dünya bir tuhaf oldu, değil mi?

Kerpiç Duvar, Kasap Süleyman’ın oğlu neden durduk yerde dövdü beni? Dünya bir tuhaf oldu!

Hani nerede o güzel Allah’ım? Mazlumların, gariplerin koruyucusu! Sopasına kapıp neden yetişmiyor gariplerin imdadına?”

Babamın gözleri sulanırdı.  Galiba saklı saklı ağlardı. Ben bizim Fındık köpeğin yanına giderdim.

Babam Deli Efe’yi hayata kurduğumuz sofraya zorla oturturdu. Genellikle tarhana çorbası içerdik, yanında bulgur pilavı, bazen kızartma.

Deli Efe salya sümük çorbayı kaşıklardı. Sonra ayağa kalkıverir, “Hava kararmadan ben gideyim,” derdi.

Galiba o zamanlar da dünya bir tuhaftı. Ya da bana öyle gelirdi. Ve Deli Efe ağlarken, benim de içimden ağlamak gelirdi.

  1. Özüaydın: Çoğu kez genel davranışların dışına çıkmış insanların farklılıkları bize tuhaf gelir. Duygu ve düşünce birliği kuramayız aramızda. O da bulunduğu bu çevrede bize göre saçma gelen hareketleriyle tek başınadır. Başkalarından ayrılmış varlığı ve gölgesiyle görürüz onları. Aslında biz birbirimize benzeriz de birbirimizi başka yerlere koyarız. Şimdi gözümün önüne gelen Deli Efe’yi nereye koymalıyım? O oradan bize bakarken biz ona nasıl görünüyoruzdur acaba? Kimsenin gözleri yetmezdi bütün olup biteni görmeye. Yaşamı oluşturan olguları, şeyleri, kişileri ne denli yakından tanıyoruz. Alışılagelen şeylerin birliği yaşamı tamamlayan bir tekdüzelik içinde ne denli doğru? İçinde bulunduğumuz çağ yalnızca zamanın yansıması.

Yakından uzaktan bir benzerlik aramayın hiçbir benzerlik yok Deli Efe’yle aramızda. O hepimizden çok başka o hepimizden daha değişik. Bir tuhaf… Oysa onun gözünden bizde de bir şeyler eksikti.

Kim kime uygun düşmez bilinmez ama dünya hepimiz için değişik, hepimiz için bir başka.

  1. Bektaş: Şimdi?

Günümüz dünyası nasıl?

Deli Efe’lerin günümüzdeki yeri neresi?

Dünyada neler oluyor?

Anlatılabilecek değil, anlatılamayacak o kadar çok şey var ki!

Günümüzde, bu yıl, bu hafta, bugün… savaşlar oluyor…

İnsanların şarkı, türkü söylemesini yasaklıyorlar…

İçişleri bakanları, yeraltı dünyasının yasal olmayan işler yapan insanlarıyla fotoğraflar çektiriyor…

Bir başkan üç yıl, beş yıl, bir yıl, bir hafta önce söylediği şeylerin tam tersini söylüyor (bunda bir beis görmüyor, biz de görmez olduk)…

Bir sanatçı, istenilen türküyü söylemedi diye üç (sözüm ona) “insan” tarafından öldürülüyor…

(Hatırlıyor musunuz, bir kardeşimiz, eşinin öldürülmesinden sonra şöyle demişti: Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz, kardeşlerim...)

Kadınlar mahkeme kararıyla öldürülüyorlar, (pardon, yanlış söyledim), mahkemece uzaklaştırma cezası verilen, ama uzaklaşmayan adam, uzaklaşması gereken yere yaklaşıp eşini, çocuklarını öldürüyor…

ERK, gökdelenler, çift şeritli yollar, köprüler, otobanlar, yap işlet devret modeli havaalanları yapıyor ve bununla övünüyor, bunun “uygarlık” olduğunu söylüyorlar…

Anneler, anneler… pazara gidip taneyle domates alıyorlar… Çocukları için süt alamıyorlar…

Asgari ücretle dört bin liraya çalışan insanlara açlık sınırı 20. 000 TL demek kolay mıdır! O yaşamıyor, bilmiyor mu bunu?

Sahi dünyaya neler oluyor?

Atom savaşlarından söz ediyoruz!

Başkanların yediği manda sütünden yapılmış yoğurtlardan, kaymaklardan söz ediliyor…

İş insanlarının özel uçak almak için kuyruğa girdiği söyleniyor.

Birkaç soru sorsam ayıp olur mu: Otobanlarla uygarlaştık mı?

Tuhaf, Hitler de görkemli otoyollar yapmıştı, otobanlar… (Bu soruyu sorarken gel de düşünme Bert Brecht’i, düşünme onun Okumuş Bir İşçi Soruyor, adlı şiirini, “Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?” diye başlayan.)

  1. Özüaydın: Dünya “aynı tas aynı hamam”. Her şeyi kendi ellerimizle üretiyor kendi ellerimizle bozuyoruz. İyilik güzellik buradaysa az ötede kötülük fenalık bir biçimde yer açmıştır kendine. Bir içim su kadar güzellikle, eciş bücüş el ele tutuşmuş yürürken görebilirsiniz. Şaşırmayın. Yani dünya her zaman tuhaf değil miydi? Özellikle kural ve yasa düzenini oluşturarak her şeyin doğrusuna ulaşmanın olanağı var mıydı? Bilemedim. Çünkü çağdaş değerlerle örtüşmeyen bir şey çağdaşlığı sağlayamazdı. Hem insanoğlu yasaların, doğruların izinden gitmeyi ne denli benimsiyordu. Yakından uzaktan bir benzerlik aramayın hiçbir benzerlik yok aramızda. O hepimizden çok başka o hepimizden daha değişik. Bir tuhaf…

Şimdilerde sokak dilinde (argoda) değişik insanlara “denişik” diyorlar. Onun gibi mi?

  1. Bektaş: Ablalarım, abilerim, bir şiir okusam ayıp olur mu!

Sevgilime seni seviyorum, desem sevgilim ağlar mı?

Çimlerin üstüne yatsam, gökyüzüne bakarak “yaşamak güzel,” desem tutuklanır mıyım?

Bi abi bulsam, sorsam, abi dünya ne kadar büyüktür, desem ayıp olur mu?

Sizlere sorsam kardeşler; bir şiir nasıl başlamalı?

Sizce şiirler mi ağlamalı, şairler mi? Şiirler ne zaman ağlar?

Çocuk, okula ne zaman gitmek istemez?

Çocuk, altı delik ayakkabısını neden babasının göremeyeceği yerlere saklar?

Babasının yeni ayakkabı alamayacağını bilir çocuklar! Saklarlar annelerinden babalarından altı delik ayakkabılarını. Bunları söylediğim için, kardeşler, ben mi tuhaf olurum yoksa dünya mı?

Çocuk, okul kantinin önünden neden geçmez? Bunun nedenini bilirsiniz be ablalar, abiler, benim nefesimi tüketmeyin!

Dünya diyorduk değil mi? Dünya insanın yaşadığı birkaç karış toprak mı? Yoksa çevirip mülk edindiği toprak mı? Tamam kızmayın, bundan sonra böyle netameli sorular sormayacağım.

Dünya, belki de sadece Söz! Söylemişti bir zamanlar Yuhanna: “Kelâm başlangıçta var idi, ve kelâm tanrı nezdinde idi. Her şey onun ile oldu, ve olmuş olanlardan hiçbir şey onsuz olmadı…”

İnanmamıştık.

Bilgisayarlar çıktığında bize zamanınız çok olacak demişlerdi. İnanmıştık, değil mi!

Kopyalarımız var artık. Bizim yerimize konuşan. Bizim yerimize bilen. Bizim yerimize şiir yazan. Bizim yerimize çocuk yapan.

Camın altında.

Camı. Altınd.

Cam.. Altın..

Ca… Altı…

C…. Alt….

Ca.. Al…..

Cam… A……

Camı      ………

Yahu arkadaşlar, hadi şöyle bir soru sorayım; sizlere ve kendime: 2100 dünyasını yarım sayfada anlatabilir miyiz?

  1. Çağlar: Şimdi “tavşan atlet” (!) olup bu soruya yanıt vermeye çalışayım ama koşuya biraz geriden başlamak istiyorum:

Önce imparatorluklar parçalandı, sonra atom… Sonra iki dünya savaşı, yeni sınırlar, irili ufaklı pek çok yeni devlet…

Formlar,  yüzeyler parçalandı… Kübizm, ardından soyut resim, dadacılık, gerçeküstücülük, pop art… Pek çok akım…

İlkeler tahrip edildi, gelenekten kopuldu. Sade, basit, kolay anlaşılır olmaktan uzaklaştı düşüncelerimiz.

Entelektüel dünyada kullanılan soyut kavramlar düşüncenin derinliğini artırırken, reel alandan, toplumsal yaşamdan bağlarını kopardı. Farklı alanlar ve farklı olaylar arasında ilişki kurulabilmesi güçleşti.

Beton-çelik dünyasına sanal, dijital bir dünya eklemlendi. Gerekli gereksiz, yerli yersiz bilgi yağmuruna tutulduğumuz bir dünya. Küresel ısınma, ekolojik dengenin bozulması, ekonomik krizler, savaşlar, göçler gibi çağımızın büyük ölçekli sorunlarının bireysel düzlemdeki karşılığı, ilişkisi ne? Bilebiliyor muyuz? Ne kadar, oranda biliyoruz?

  1. Bektaş: Yine Türkiye’de gözüm kulağım: Dün duydum, cumhurbaşkanı hastanedeki madencileri ziyaretinde şöyle demiş: Hastanede bulunan altı tane hastanın ambulans uçakla buraya getirildiğini hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bunların içerisinde beş tanesinin durumu biraz ağır ama bir tanesinin şu anda şuuru da açık. Kendisiyle de biraz sohbet ettik. Diğerlerinin yanına girmedik. Sadece dışarıdan gördük, izledik ve sağ olsun doktorlarımız da bize gerekli bilgileri etraflıca verdiler” diye konuştu.

Evet; “tane”.

Tane, tane, tane… İnsan tane! Ben söylerim yane yane! Yazık.

Arkadaşlar “fıtrat” ne demek bilen var mı? Tamam tamam, Google teyzeme sorarım!

Tüh, dünya diyorduk, Türkiye’nin dışına çıkamadık

  1. Özüaydın: Toplumsal duyarlılığımızı aşan kimi tutum ve davranışların acayipliği karşısında dilimiz tutulur. Ne söyleyeceğimizi, ne yapacağımızı bilemeyiz. Toplumu oluşturan bireylerin arasındaki tuhaflıklar, başkalıklar aslında toplumu yansıtan özelliklerdir. Çok tuhaf olduğumuza göre tuhaf insanlarız.

Hepimizin tanık olduğu bir başka durum daha var. Hani yaşları ilerleyen insanlar  dünyanın sonunun gelmekte olduğuna inandırırlar kendini. Yenilikler, değişimler bir acayiptir onlar için. Sanki bunlar dünyanın sonunun geldiğini işaret eder onlara.

  1. Çağlar: Çok hızlı bir ivmeyle başka bir şeye ya da başka bir yöne evrildiğimizi hissediyoruz. Elimizde, cebimizde sanal bir dünya taşıyoruz. Televizyonlar, basın yayın kuruluşları, yaşamın gerçeklerinden çok dijital bir dünya sunuyor insanlara. Kullandığımız eşyalar “akıl”landı. Yapay zekâlar düşünüyor bizim yerimize, yapay zekâlar programlıyor yaşamlarımızı. Kullandığımız araçların işlerimizi kolaylaştığına inanıyoruz, daha az emek harcıyor, daha az düşünüyoruz!

Milyonlarca insan sosyal medyada her gün yoğun bir iletişim trafiği içinde. Herkesin yüzlerce, binlerce arkadaşı, takip edeni var sanal dünyada. Her gün binlerce insan  paylaşımları ile adeta çığlık atmıyor mu:  “Ben buradayım, beni görün, ben buradayım, ben ben ben…”  Bu, çağımız insanının yaşadığı “hiçlik” duygusu değil de nedir?

  1. Bektaş: Belki şu soruyu da sormak gerekir: “Yapay zekâ”yı geliştiren, dünyaya salan kim? İnsan! Hiçleşen de insan! Kime göre kurgulanıyor YENİİNSAN programı? Hadi yapay zekâ, diyelim. Kalabalıklara. “Milyonlarca” dediğin insan senin gibi düşünmüyor, Yusuf. Onlar “hiç” (!) değil ki! Onlar görünüyorlar, görüyorlar, camda! Beni asıl düşündüren şu: Hani “format atmak” veya “formatlamak” dedikleri şey var ya, insan zekâsı o formatı hemcinsi olan insan’a attıkça ve çıtayı yükselttikçe yöneten insan’la yapay zekâ yer değiştirirse, formatı atan yapay zekâ, formatlanan insan olursa, ne olur?

Haklısın, biraz karışık oldu. Yapay zekâlı olunca daha yalın söylerim.

Dur bakalım, daha neler olacak neler: Geçenlerde ben yaşlarda bir adam otobüste yanıma oturdu. Telefonuyla adeta konuşuyor, bir şeyler mırıldanıyor, bazen ağlayacak gibi oluyor, bazen de oldukça mutlu gülümsüyordu. Sonra, sanıyorum telefonundaki güç azaldı ve internete ulaşamaz oldu. Ben de üzüldüm. Bir hastası filan mı vardı acaba. Sordum:

Neden üzülüyorsunuz?

Bir isim söyledi, Türkçe değildi. Sonra çiftliğindeki hayvanlardan bahsetti, onları beslemesi gerektiğini, sulaması gerektiğini söyledi.

Ne yalan söyleyeyim, adamın çalışan adamlarını uzaktan yönlendirdiğini düşündüm. Adamın üzüntüsüne görünce de çiftliğinden kötü bir haber aldığını sandım.

Sonra o adam Kasaba’da indi. (Alışkanlık işte, bir zamanlar Kasaba denirdi Turgutlu’ya.) Arkadan genç bir çocuk seslendi:

Üzülme amca, o çiftlik sanal, dedi.

Nasıl yani?

İnternette oyun! Hayvanları beslemesi gerekiyor. Onlara bakması gerekiyor. Puan toplaması gerekiyor.

Ne diyeceğimi bilemedim. Gülsem mi ağlasam mı onu da bilemedim.

  1. Özüaydın: Dünya daha bencil çünkü insanlar daha çok kendilerine çekilmiş yaşıyorlar. Toplum, çevre gözardı edilmiş gibi. Herkes kendi için var. Acı verici bu durum acı vermiyor gibi görünüyor. Yeni dünya insanları birleştirmeye, buluşturmaya pek niyetli değil, halinden memnun olsa gerek. Bir köşeye çekilmiş olup biteni izliyor. Böyle mi olmalıydı? Yıllar önce böyle miydi? Sergilediği tuhaflığı eskiye göre tuhaflıktı.

Yeni dünyaya yeni bir hava yayıldı. Teknolojik çağın insana, topluma getirdiği değişikliklerle bir dönüşüm ve değişim içinde yaşıyoruz.  Değişimin yönünü algılayabilmek hemen olacak diye düşünmüyorum. Bizden öncesini de biz garip karşılardık. Teknolojinin kuşakları bu yönde ilerleyecek. Bugün çağımızın sancılarını, sorunlarını derinden duymak zamanın gereği. Çünkü teknolojinin insanlığa karşı üstünlüğü insanları teknolojiye bağımlı kıldı. Ne diyebiliriz ki? “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete!”

  1. Çağlar: Akıllı telefonumuzla, bilgisayarımızla, yahut yeni aldığımız teknolojik bir aletle ilgili bir sorun yaşadığımızda yakınımızdaki bir gençten yardım alıyoruz. 12-25 yaş aralığındalar çoğu. Bizim için çok zor görünen şeyleri onlar hemencecik çözüveriyorlar.

Yakın bir arkadaşımın geçen yıl üniversiteyi bitiren kızı uluslararası bir danışmanlık şirketinde işe başladı. Ne iş yapıyor bu danışmanlık şirketi; Yurt içinde ve yurt dışında büyük şirketlerin üretim planlamalarını nasıl yaparlarsa daha iyi bir verim alabileceklerini, satışlarını nasıl artırabileceklerini, eleman istihdamını nasıl yapmaları gerektiğini, işlerini nasıl büyütebileceklerini, yatırımlarını nasıl, ne zaman, nerede yapmaları gerektiği gibi konularda plan ve projeler hazırlıyorlar. O şirketlere akıl veriyorlar kısacası, bir anlamda o şirketleri yönetiyorlar. Bu danışmanlık şirketinde çalışanların yaş aralığı 22-35. Neden bu örneği verdim: Dünyanın değişim ivmesine yaşlıların ayak uydurması çok zor. Gençler değişime daha kolay uyum sağlıyor. Eskiden dünyayı yaşlılar, yönetirdi. Çünkü onlar deneyimli ve bilgiliydi. Şimdi bilginin küçükten büyüğe aktarıldığını, günümüz dünyasını gençlerin tasarlamakta olduğunu söylemek mümkün. Ne dersiniz?

  1. Özüaydın: Her şey birbirine ne kadar çok benzerse o denli aynılaşır. Aynı olan şeylerin eşdeğerliliği bir farkındalık yaratmaz. Biçimsel olarak aynıdır, işlevsel olarak aynıdır; böyle bir durumda düşünsel olarak aynıdır. Her şey olağan seyrinde yol alır. Gerçeğin gerçeği bir noktadan sonra tekdüzedir ve can sıkıcıdır. Bu nesneler, durumlar, anlayışlar arasında hiçbir olağandışılık yoktur. Böylesi benzerlikle donanmış kişiler aynılığı yansıtır. Bu tutum yaratıcı insanın yaratılışına aykırıdır. Yaratıcı insan kendidir, kendi gibi olmayı becerir, alışılmışın dışındadır. Kendini kendi olarak keşfedebilir, var edebilir. Aynı hava boğucudur, kurtulmak ister. Yeri gelir kendini çevresinden yalıtır. Böyle sesini duyurabilmekle bir başka görünür.

Aynı ses, aynı görünüş, aynı tutum, aynı huy edinmeyenler ötekine göre farklıdır. Bir tuhaf mı ne?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir