Yol, Yolculuk ve Şiir / AYTEKİN KARAÇOBAN
| Daha işin başında bir tek sözcük ya da birkaç sözcükle yapılan bir bağdaştırma hem yolu hem de yolculuğu başlatır çünkü şiir hem yoldur hem de yolculuk. Herhangi bir olası tanımda kullanılabilecek, şiirin yerine konulabilecek bu yol/yolculuk eğretilemesi, yazanı da okuyanı da bir yerden alıp bir yere götürmesi, taşıması anlamında önem taşımaktadır. Yazılan her sözcük yolun döşeme taşı olur, taşıdığı anlamlarla yolculuğun öyküsünü içinde barındırır. Her yolun/yolculuğun insanı değiştirdiği, hatta eğittiği düşüncesini, gerçeğini göz önünde bulundurursak, bir şiiri okuyup bitirdiğinizde kendinizi değişmiş olarak duyumsamıyorsanız sizi bir yere götürmediği içindir, denmesi boşuna değildir.
Şair, duyumlarının kurucusu olduğu en kişisel bir düşünce, bir duygu, bir görüngü içinde harmanladığı bir izlekle, o izlek ekseni çevresinde dönen sözcüklerle bir yapı oluşturmuştur. Bu sözcükleri zamanda, uzamda, anılarında, sevinçlerinde, hüzünlerinde, sevgisinde ya da öfkesinde yaptığı yolculuklardan devşirmiştir. Kimi zaman yol ve yolculuk şiirin kendisi olmasının yanı sıra onun ana izleği de olabilir. Örneğin, Neşet Ertaş bir türküsünde “gönülden gönüle giden gizli yol”u bize açınlar. Örneğin Paul Eluard, “ellerimden gözlerine / sessizliğin yolculuğu”nu duyurur. Hangimiz “Artık demir almak günü gelmişse zamandan / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan” dizelerini ve şairin son yolculuğu, ölümü çağrıştırdığı o ünlü dizeleri anımsamaz? Nâzım Hikmet’in, “Seher vakti habersizce girdi gara ekspres” dizesiyle başlayan uzun, “Saman Sarısı” başlıklı şiiri uzun bir yolculuğun şiiridir. Bu dört örnekle yetinelim, daha binlercesi bulunabilir.
Söz konusu yapının derinliği, güzel duyusal yansımaları, yankıları, dalgalanmaları yolun, yolculuğun yönünü belirlediği gibi, başka insanlarda da yankı ve dalgalanma yaratabilir. Şiirin yazımı bittiğinde artık yol da yolculuk da şairin uzun şiir yolunun/yolculuğunun bir aşaması olarak yerini alır. Ne ki bu aşama donmuş, sabitleşmiş, durağan değildir, tersine devingendir. Son gibi görünen şey başka bir yolun/yolculuğun kapısını aralayabilir, başlangıcı olabilir.
Aynı yol/yolculuk serüveni şiirin yayımlanmasıyla okur katında da sürer. Peki, şair katında alınan yol ve yaşanan serüvenle okur katında alınan yol ve yaşanan serüven aynı mıdır? Hiç sanmam. Ortak paydaları, kesişme noktaları bulunabilir ne ki hiçbir zaman aynı yol ve serüven olmayacaktır. Bunun nedeni her okurun algısının, anlağının, yaşam deneyiminin, dünyaya bakış açısının, düşünce ve duygusunun değişikliği, çeşitliliğidir. Bence şiiri ilginç kılan da budur. Birçoğumuz şu deneyimi yaşamışızdır: okuyup bitirdikten sonra bizde yeni anlaksal (zihinsel) görüntüler oluşturan, imgelemimizi devindiren şiir yolu/yolculuğu şairin yazdığından başka bir biçimde sürer. Söz konusu deneyim sıradan bir okurda yalnızca bir deneyim olarak kalırken, başka bir şair için yeni bir şiirin, şiir yolunun/yolculuğunun ilk adımını oluşturabilir.
Yoldan/yolculuktan söz ettiğimizde fiziksel bir coğrafyadaki yoldan, yolculuktan söz etmesek de şiir yolunun da düz, engebeli, dolambaçlı, geniş ya da dar olanı var; şiirsel yolculuğu güçleştiren ya da kolaylaştıran topraklısı, kumlusu, çakıllısı, taşlısı, betonlusu, ziftlisi var; ormandan, çimenlikten ya da bataklıktan geçeni var; çamurlusu, kayganı, yürüyene erinç vereni var; var da var…
Demek ki şairin bizi sözcükleriyle çıkardığı yolculuklar kendisinin yaptığı gerçek yolculuklara ilişkin olabilir. Şiirini okurken bir anlamda kendisine yol arkadaşlığı konumunda buluruz kendimizi. Onunla başka yerleri gider görürüz. Şairin ille de gidip görmediği, bedensel olarak yaşamadığı, belki de hiç var olmayan yerlere ya da gerçekliklere yapılan yolculuklarına katıldığımız da olur. Bunlar düşsel yolculuklardır. Her düş bir gerçekliği içerir. İçinde bulunduğumuz dünyadan, yaşamdan başka, daha yaşanır, daha insanca bir dünya ve yaşam bulunabileceği düşünden daha gerçek ne olabilir? Bu anlamda şairin yarattığı her düş başka bir gerçekliğe yolculuk daveti olarak okunabilir.
Buraya dek söylediklerimden sanırım şu açıkça anlaşılmıştır: yol ve yolculuk söz konusu olduğunda önemli olan varılacak yer değil, alınan yol, yapılan yolculuk ve o yolculukta yaşanandır. Baudelaire’in dediği gibi, “Gerçek yolcular yalnızca yolculuğa çıkmak için çıkanlardır.” Her insanın doğasında içinde yaşadığı ortamdan çıkma, başka yerleri keşfetme ya da yeniden görme isteği vardır. Bu isteği hem şair hem de okur açısından düşsel, imgesel düzlemde en iyi biçimde doyuran şey de şiirden, onun yaratı sürecinde yer alan, ona gerçek anlamını katan düş gücünden başka ne olabilir? |
